To Have or To Be

Tam şu anda yarın sınavım olduğu için çalışmayı bitirmem gereken bir dersim, yoğunlaşmam gereken bir sunumum ve toparlanması gereken bir kafam var. Kafam o kadar güzel bir dağınıklık halinde ki… Nereye koyduysam oradadır, diye düşündüğüm hiçbir şey yerinde değil. Sadece kendi dağınıklığım olsaydı başa çıkabilirdim, ama dağıtıp dağıtıp gidiyorsunuz. Dağılıp dağılıp duruyorum. Vaktin sadece mutlu…

Tam şu anda yarın sınavım olduğu için çalışmayı bitirmem gereken bir dersim, yoğunlaşmam gereken bir sunumum ve toparlanması gereken bir kafam var. Kafam o kadar güzel bir dağınıklık halinde ki… Nereye koyduysam oradadır, diye düşündüğüm hiçbir şey yerinde değil. Sadece kendi dağınıklığım olsaydı başa çıkabilirdim, ama dağıtıp dağıtıp gidiyorsunuz. Dağılıp dağılıp duruyorum.

Vaktin sadece mutlu olduğunda geçmemesini dilemez insan, tam böyle bir ruh halinin biraz öncesindeyken de dileyebilir aynısını. Dileyebilir çünkü alıştığı ve her zerresine kadar bildiği bir halin bimediği bir duruma sokmayacağından emindir. Gerçekleşmeyecek bir şeyin gerçekleşmesini umarak hiçbir şey yapmadan geçirdiği zamanların pişmanlıktan başka bir yola çıkmayacağı da bildiği sonlardan biridir üstelik. Sürekli bir şeyler tetikliyor bu halleri, üstü kapatılarak geçen her vakit daha da kolaylaştırıyor aniden yakalanmayı. Bu sefer Erich amcamız sağ olsun yakaladı beni.

Erich Fromm Sahip Olmak ya da Olmak kitabında; “Eğer insan yalnızca “sahip olduğu” şeylerden ibaretse, onları yitirdiğinde, kendini de yitirecek, kim olduğunu bilemeyecektir. Böylece yaşamı yanlış kurmanın sonucunda ortaya yenilmiş, moralsiz, yıkık ve acınacak bir insan çıkar. “Olmak” kavramında ise sahip olunan şeylerin kaybedileceğinden doğan endişe ve korku yoktur. Olduğum gibiysem ve kişiliğim “olmak” tarafından belirleniyorsa kimse benden bunu alamaz ve kişiliğimin yıkılması tehlikesi de doğmaz. Odak noktamı ve davranışlarımı yönlendiren güdüleri, kendi içimde bulurum.” diyor. Yapılacak işlerden kaçmam genelde ama sırf bunu iyice idrak edip bu denklemin neresindeyim diye iyice fark edebilmek için her şeyi bir kenara bırakıp duvarımdaki pembe tabloma bakmak istiyorum.

Hayatımda birinci kısımda olan insanlar da var, ikinci kısımda olanlar da. Bu barizliği kendi hayatımda net bir şekilde göremiyorum. Ne tam olarak o taraftayım ne de tam olarak bu tarafta. Birinci tarafta olan insanları geçip ikinci kısma yöneliyorum. Önce yüzleri geliyor teker teker gözlerimin önüne, sonra ifadeleri, sonra hareketleri. Olmak istediğim taraftalar, netler ve sağlam sapasağlam bir şekilde ayaktalar. Ama yüzlerinden fark ederek eminim ki bir kısmı yıkılmış zamanında, bu yıkılmışlık kaldırmış ayağa, bu yıkılmışlık güçlendirmiş. Ardına sığınmadıkları her bahanelerinin üstlerine basıp basıp yukarı taşımışlar kendilerini. Canlarını yakanların damarlarına basa basa yürükleri yollarda bulmuşlar kendilerini. Bunların bir kısmı da şanslı olan kesim diye nitelendireceğim, hayatlarında sevilmeyi, değer görmeyi hiçbir zaman eksiklik olarak yaşatmayan yakınlara sahip oldukları için düşseler bile her zaman kalkıp daha iyisini yapana kadar ihtiyaçları olan desteği bir sonraki düşmelerinde kimseye ihtiyaç duymayacakları noktaya gelene kadar görenler.  Onların benim şu an yaptığım gibi boş muhabbetlere ayıracak vakitleri, ruhlarını sıkıştırıp kaçış yolu aratacak bunalımları olmuyor. Kendilerini aşağıya çekecek durumlara, hiçbir şey katmayacak uğraşlara, mantıksız davranışlara hayatlarında asla yer yok.

Sözsüz bir oyun gibi iki taraf da birbirini biliyor ama kimsenin kimseye müdahale ettiği yok. Kimse kimsenin umrunda değil. Kimsenin kimseye tahammülü yok. Hayatı yaşanılabilir kılan ne varsa bulanlar sakladıkça arayanlar da aradıkları o yolda kaybolma riskiyle karşı karşıya. Ama asla kimsenin birbirini önemsediği yok. İşte her bunu fark edişimde fotoğraftaki Miraç gibi bağırmak istiyorum, duymayacağınızdan emin olarak. Odak noktamı ve davranışlarımı yönlendiren güdülerim yine bir yerlere sürüklüyor beni, hadi bakalım.

Leave a comment